Osmanlı, kendi hâlinde olmak

Bir Osmanlı Erdemi: Kendi Hâlinde Olmak

Kendi Hâlinde Olmak Ne Demektir? Kimler Kendi Hâlinde, Kimler Değildir?

Yazar: Said Dağlı

Geçen sene Ayşenur yüksek lisans tezi için Osmanlı’da namusu ve sosyal ilişkileri çalışırken taradığı kaynaklar arasında özellikle dikkatimi çeken bir ifade oldu: kendi hâlinde olmak. Bu ifade, Osmanlı toplumu içerisinde bir bireyin sahip olması gereken önemli bir erdem olarak karşımıza çıkıyor. En basit ifadesiyle toplumla uyumlu yaşamak, başkalarına zarar verecek herhangi bir davranış içerisinde bulunmamak şeklinde tanımlanabilecek olan bu erdem, bir insanın toplum içerisinde yaşayabilmesinin en önemli öncüllerinden biri oluyor. Öyleyse gelin, bu garip erdem hakkında neler biliyoruz, Osmanlı hukukî belgelerinde bu ifade karşımıza nasıl çıkıyor, bu durum Osmanlı’nın toplumsal yapısı hakkında bize ne gibi fikirler geliyor, biraz anlamaya çalışalım.

Osmanlı’da Mahalle ve Toplum Hayatı

Osmanlı şehrinde, toplumsal hayatı biçimlendiren en temel yönetim birimi mahalledir. Birer yönetim birimi olarak her mahallenin kendine özgü özellikleri, kuralları ve birtakım davranış kodları söz konusudur. Sakinlerinin günlük yaşam pratiklerini derinden etkileyen bu yapı içerisinde insanlar birbirlerinden müteselsilen kefil olmak durumundaydılar. Müteselsilen sorumlu olmak ya da kefil olmak demek, bir kişinin davranışlarından öncelikle kendisinin sorumlu tutulması, sonrasında da ona kefil olan diğer insanların sorumlu tutulması demektir. Mahalleliler birbirlerine karşı müteselsilen kefil olmak zorunda oldukları için, mahalle içinde bireylerin davranışları, iyilikleri, yanlışlıkları, işledikleri suçlar bütün bir mahalleyi etkiliyor; bireylerin davranışlarından bütün bir mahalle sorumlu tutulabiliyordu. 

Bu ilişki, mahallelilerin birbirlerini yakından tanımasını, gözlemesini ve hatta kontrol etmesini zorunlu tutuyordu. Birbirlerini bu denli yakından tanıyan ve gözetleyen bireyler, bir dava söz konusu olduğunda da ifadesi alınacak ilk insanlar olarak akla geliyorlardı. Yani, mahalle içinde herhangi bir birey herhangi bir konuda davalı olursa kendisi hakkında verilecek kararda mahallenin diğer fertlerinin ifadesi büyük bir önem arz ediyordu. Osmanlı’daki en yaygın hukukî belgelerden olan arzuhâller ve kadı sicilleri incelendiğinde de mahallelilerin bir kişi hakkında olumlu tanıklık yaparken kullandıkları kendi hâlinde olmak tabiri ya da olumsuz tanıklık yaparken kullandıkları kendi hâlinde olmamak ifadesi doğrudan göze çarpıyor.

Ivan Aivazovsky, Osmanlı Kendi Hâlinde Olmak
Ivan Aivazovsky

 

Kendi Hâlinde Olan ve Olmayanlar: Havva binti Salih ve Safiye Binti Ahmet

Bu konuda birçok örnek sıralanabilir tabii ki. Ama bu blog yazısında bir olumlu ve bir olumsuz örnek vermekle yetineceğiz. Bu erdemin kadınlara özgü bir erdem olmadığını göstermek için de erkeklerle ilgili bir dava kaydına da göz atacağız. Burada inceleyeceğimiz belgelerin orijinallerini ve Latin alfabesine çevrilmiş hallerini yazının sonunda görüntüleyebilirsiniz.

Kendi Hâlinde Bir Osmanlı Kadını: Havva binti Salih

1790 yılında Şevval ayının 25. günü Üsküdar Mahkemesi 531 Numaralı sicile kaydedilen bir davada Üsküdar’ın Debbağlar Mahallesi’nde oturan Havva binti Salih’in eski eşi Bostancı Seyyid Mustafa’dan şikayetçi olduğunu görüyoruz. Havva, kızları Hatice’nin velayeti kendisinde olmasına rağmen, Bostanı Mustafa’nın Hatice’yi üç ay önce alıkoyduğundan ve hâlâ Hatice’nin Bostancı Mustafa ile birlikte olduğundan bahsediyor. Kızını geri almak isteyen Havva’ya karşı Bostancı Mustafa’nın da bir iddiası var: Havva’nın geceleri başkalarının evlerinde geçirdiğini ve çoğu zaman kızlarını yalnız bıraktığını iddia ediyor. Kızını yanına almasının sebebi olarak da bu iddiayı öne sürüyor.

Bu noktada mahkeme, Havva binti Salih hakkında mahalle sakinlerinin görüşlerine başvuruyor. Mahalleli, Havva binti Salih’i hiç kimseyi incitmeden topluluğun kurallarına göre yaşayan, ırzıyla mukayyet (yani iffetini koruyan) ve hatta hamama gitmek dışında sokağa bile çıkmayan biri, yani kendi hâlinde olan biri olarak tanımlıyor. Bunun üzerine mahkeme Hatice’nin annesi Havva binti Salih’te kalması gerektiğine hükmediyor ve bu konuda Bostancı Mustafa’yı uyarıyor.

 Yani, bir Osmanlı kadının kendi hâlinde olduğuna dair mahalleli tarafından verilen ifadeler onun haklılığını tescil eden bir olgu olarak karşımıza çıkmış oluyor.

Kendi Hâlinde Olmayan Bir Osmanlı Kadını: Safiye binti Ahmet

Bunun zıttı bir örnekle Galata Mahkemesi kayıtlarında karşılaşıyoruz. 1663 senesi Recep ayının 23. günü bu mahkemenin siciline kaydedilen bir davada Kasımpaşa kasabası Sürûri Efendi mahallesinde oturan Safiye binti Ahmet hakkında mahallelinin söylediklerine bakalım. Safiye Hatun’un mahalleliden soruşturulması için gönderilen padişah fermanı üzere görülen davaya, aynı mahalleden, muhtemelen Safiye’yi de yakından tanıyan birkaç kişi (İbrahim Efendi bin Mustafa el-İmam, Ali bin Mustafa, Ahmet Beşe bin Himmet, Mustafa bin Ahmet, Osman Beşe bin Mehmet, Mustafa Çelebi bin Mehmet, Mehmet Çelebi bin Ali, Müstakim Beşe bin Abdullah) çağırılmış. Bu kişiler ifadelerinde, Safiye Hatunun kendi hâlinde olmadığını, kendisine yabancı olanlardan (mahremi olmayan erkeklerden) sakınmadığını, kötü davranışlarıyla bilindiğini, iyi bir kişi olmadığını belirtiyorlar. Bu ifadelerle, mahalleli tarafından hoş karşılanmayan davranışların kendi hâlinde olmamak ifadesi altında toplandığını görüyoruz. 

Havva’nın davasından farklı olarak, bu belgeye bakarak Safiye’nin davasının akıbeti hakkında kesin bilgilere ulaşamıyoruz. Dava nasıl sonuçlandı, bu konu hakkında yeterli bilgimiz yok. Ancak, kendi hâlinde olmamak başlığı altında toplanan bu iddiaların bir insanın mahalleden atılmasına kadar gidecek ciddi sonuçlar doğurabileceğini de biliyoruz. Yani Safiye’nin oturduğu mahallede sorunsuz bir şekilde barınabilmesi için Safiye’nin mahallede hoş karşılanmayacak durumlardan kaçınması, kimseye kötülüğü dokunmaması yani kendi hâlinde olması gerekliydi.

Sadece Kadınlar Da Değil: Ömer bin Yusuf ve Osman bin Mehmet

Ayşenur’un tezi daha çok kadınlar üzerineydi. Bu yüzden de yukarıda incelediğimiz belgelerde asıl konumuz kadınlardı. Ancak bir Osmanlı erdemi olarak nitelendirdiğimiz kendi hâlinde olmak yalnızca kadınları ilgilendiren bir olgu değildi. 1801 yılı Zilkade ayının 29. günü İstanbul Mahkemesinde görülen bir davayı ele alalım mesela. Üsküdar’a bağlı Yoros kasabasının Çekme köyü sakinlerinden Ömer bin Yusuf ve Osman bin Mehmed hakkındaki bir şikâyet üzerine görülen davada, köy ahalisinin Ömer ve Osman’dan rahatsız olduklarını görüyoruz. Köy ahalisinden birkaç kişi (Hasan b. İbrahim ve İbrahim b. Hüseyin ve Mustafa b. Abdullah ve Feyzullah b. Mustafa ve diğer Mustafa b. Ali) Ömer’in kendi hâlinde olmadığını, Osman’ı da kandırarak onu uygun olmayan davranışlara sürüklediğini söylüyor. Bu iki kişinin bahsi geçen davranışlarından ötürü mahalleli kendilerini güvende ve rahat hissetmediklerini de belirtiyorlar.

Bu davada, kendi hâlinde olmamak durumunun sonucu olarak Ömer bin Yusuf’un Çekme köyünden ayrılıp başka bir mahalleye taşınması gerekliliği ortaya çıkmış. Osman’ın da ahalinin emniyeti için kendi kendisine kefil olmasıyla, ikisi bir daha köy sakinlerini rahatsız etmeyeceklerine dair söz vermişler. Bu kayda bakarak, Ömer ve Osman’ın tam olarak nasıl bir suç ya da kabahat işlediklerini bilemiyoruz. Bunları kaydetmek yerine, kendi hâlinde olmamak ifadesi ile ahalinin onay vermeyeceği davranışlar içerisinde bulunduklarını, ahaliye maddi veya manevi zararlar verdiklerini anlayabiliyoruz.

Ivan Aivazovsky, Osmanlı Kahvehane ve Nargilesi
Ivan Aivazovsky

Ne Demek Kendi Hâlinde Olmak?

İstanbul ve Galata Mahkemelerinden gözümüze çarpan bu örnekler dışında kendi hâlinde olmak ifadesinin kullanıldığı yüzlerce belgeye rastlamak mümkün. Özetlemek gerekirse, bir kişinin (ya da mesela bir ailenin) bir mahallede barınabilmesi için o mahallenin geleneklerine ve kurallarına uygun hareket etmeleri ve kendi hâllerinde olarak tanınmalarının ne denli önemli olduğu görülebilir.

Belgelerde rastladığımız, kişilerin birbirleri hakkında söyledikleri bu kalıplaşmış ifadeler bizlere toplumdaki ilişki ağları, sosyal ve duygusal bağlar hakkında önemli bilgiler sunuyor. Kendi hâlinde olmak ve bunun gibi birçok ifade, Osmanlı toplumunun düşünce ve yaşayış biçimini kendi dilleri, kendi ifadeleri ile anlamamız açısından oldukça önemli.

Bugünün genel kabul görmüş davranış kodlarını ve bugünün insanının değer yargılarını göz önünde bulundurarak bu yazının konusu olan Osmanlı erdemini çok ilkel, orta yolcu, komformist vesaire olarak nitelendirmek pek tabii ki mümkün olabilir. Ya da bu yazı kimilerine, “vay be, ne güzelmiş” dedirtebilir. Ama birer tarihçi olarak bizim en temel sorumluluğumuz, yukarıda da söylediğim gibi, anlamak ve anlatmaktır, yargılamak değildir. Ben de bu yazımda yalnızca, Osmanlı toplum hayatı içerisinde bir insanın barınabilmesi için elzem bir erdemi, kendi hâlinde olmak olgusunu sizlere anlatmaya çalıştım. Siz de fikirlerinizi, bilgilerinizi, yorumlarınızı aşağıya yorum olarak bırakabilirsiniz.

İlave Okumalar

Nil Tekgül Hocamız, doktora tezinde, kendi hâlinde olmak gibi Osmanlı toplum hayatına yerleşmiş ifadelere farklı bir açıdan yaklaşmış. Tekgül, toplumun (taife/cemaat) sosyal bir yapı olması yanında duygusal bir yapı olarak da görülebileceğini söylediği bu kapsamlı tezinde “kendü hâlinde olmak” ifadesini mahallelinin birbirlerinden hoşnut ve razı olmaları başlığı altında ele alıyor. Yani, bütün bu ifadeleri duygu belirten ifadeler olarak okuyor. Nil Hocamızın doktora tezine YökTez üzerinden ulaşabilmek mümkün. Tez başlığı: A gate to the emotional world of pre-modern Ottoman society: an attempt to write ottoman history from “The inside out”.

Osmanlı mahalle hayatına dair kapsamlı bir okuma için Özer Ergenç Hocamızın Osmanlı Tarihi Yazıları: Şehir, Devlet ve Toplum kitabı mutlaka incelenmeli. Bu yazının yazıldığı tarihler için, maalesef, bu kitaba erişmek oldukça zor. Bu kitabı okumak istiyorsanız, çevrenizde erişimizin olduğu kütüphanelere sormanızı ya da Nadir Kitap gibi platformlarda biraz kovalamaca oynamanızı tavsiye ederim. Google Books

Son olarak, yazının başında da belirttiğim gibi, bu yazıya ilham olan tabii ki Ayşenur’un yüksek lisans teziydi. “Erken Modern Osmanlı Toplumunda Bi̇r Deneti̇m Olgusu Olarak Namus ve Kadın” başlıklı tezinde Ayşenur, Osmanlı toplum yapısını özellikle kadınların perspektifinden ve büyük ölçüde, bu yazıda da yaptığımız gibi, Osmanlı hukuk belgelerinden yola çıkarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Bu teze de Bilkent Üniversitesi’nin Thesis Repository sayfasından ulaşmanız mümkün.

Yazıda Kullanılan Belgeler

Bu blog yazımızda bahsettiğimiz üç sicil kaydının künyesine, transkripsiyonuna ve orijinal görüntülerine aşağıdan ulaşabilirsiniz.


Havva binti Salih Hakkındaki Sicil Kaydı

Üsküdar Mahkemesi 531 Numaralı Sicil (H. 1204-1207 / M. 1790-1793) // cilt: 81, sayfa: 203 // Hüküm no: 152 // Orijinal metin no: [14b-2] (İstanbul Kadı Sicilleri)

Havva bt. Salih’in, boşandığı kocası Bostancı Seyyid Mustafa’nın yanına aldığı kızı Hatice’nin kendisine verilmesi talebiyle açtığı davada haklı bulunduğu

Ma‘rûz

Medîne-i Üsküdar’da Debbâğlar mahallesinde sâkine ve zâtı vech-i şer‘î üzere mu‘arrefe olan Havva bt. Salih nâm hatun medîne-i Üsküdar’da mahfil-i bâbda meclis-i şer‘-i hatîrde zevc-i sâbıkı Bostanî es-Seyyid Mustafa b. Osman nâm kimesne mahzarında mezbûr es-Seyyid Mustafa’nın firâşından hâsıla ve benden mütevellide sadriye kızım Hadice nâm sagīre bi-hakkı’l-hıdâne hacr ü terbiyemde iken sagīre-i mezbûreyi târih-i i‘lâmdan üç ay mukaddem yedimden ahz ve hâlâ yedinde olup kızım sagīre-i mezbûrenin hakk-ı hidânesi benim olmağla taleb ederim deyü da‘vâ ve mezbûr es-Seyyid Mustafa cevâbında fi’l-hakīka sagīre-i mezbûreyi vâlidesi mezbûrenin bi-hakkı’l-hıdâne hacr ü terbiyesinde olduğunu ikrâr lâkin mezbûre Havva Hatun yabanlarda yatıp sagīre-i mezbûreyi menzilinde yalnız bırakıp sagīre-i mezbûre telef ve zâyi‘ olmak ihtimâli olduğuna binâen sagīre-i mezbûreyi vâlidesi mezbûrenin yedinden ahz etmiş idim deyü def‘e tasaddî edip lâkin mahalle-i mezbûre ahâlisinden İmâm Ali Efendi b. Hüseyin ve Mustafa b. İbrahim ve el-Hâc Mustafa b. el-Hâc Ali ve el-Hâc Ali b. Osman ve Hasan Ağa b. Ali ve İbrahim b. Mehmed ve Mehmed Ağa b. el-Hâc Muslu ve Osman Ağa b. Mustafa ve Abbas Beşe b. Ali ve İsmail Ağa b. Mustafa ve Ali b. Abdulfettah ve Hasan Ağa b. Hüseyin ve Mehmed b. İsmail ve Ali b. Emin ve diğer Ali b. Ahmed ve Mustafa b. Mehmed ve Yahya Ağa b. İbrahim ve Mehmed b. Mehmed ve Osman b. Salih ve Mustafa b. Osman ve Ahmed b. Hasan ve Süleyman b. Mustafa ve el-Hâc Ömer b. Mehmed ve Mehmed Ağa b. Hüseyin ve Halil b. Mehmed nâm kimesnelerden herbiri mezbûre Havva Hatun için kendi hâlinde ırzıyla mukayyed ve beher şehr hamamdan gayri umûru için sokağa çıkdığı ma‘lûmum değildir deyü mezbûr es-Seyyid Mustafa muvâcehesinde müdde‘iye-i mezbûre Havva’nın hüsn-i hâlini bi’ş-şöhret ve’t-tevâtür alâ-tarîki’ş-şehâde ba‘de’l-ihbâr mezbûr es-Seyyid Mustafa’nın şöhret ve tevâtürün hilâfına tasaddî eylediği def‘ine iltifât olunmayıp mûcebiyle sagīre-i mezbûre Hadice’yi vâlidesi mezbûre Havva Hatun’a teslîme mezbûr es-Seyyid Mustafa’ya tenbîh olunduğu bi’l-iltimâs huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundu.

Fî 25 min-Ş sene 1204


Safiye Binti Ahmet Hakkındaki Sicil Kaydı

Galata Mahkemesi 90 Numaralı Sicil (H. 1073 – 1074 / M. 1663) // cilt: 40, sayfa: 61 // Hüküm no: 20 // Orijinal metin no: [3a-3] (İstanbul Kadı Sicilleri)

Sürûri Efendi mahallesinden Safiye bt. Ahmed’in kötü bir kadın olduğunun mahalle halkı tarafından tasdik edildiği

Dergâh-ı âlî -dâme mahfûfen bi’l-me‘âlî- çavuşlarından Hüseyin Çavuş b. Ahmed yediyle buyruldu-yı şerîf vârid olup mazmûn-ı şerîfinde kasaba-i Kasımpaşa’da Sürûrî Efendi mahallesinde sâkine Safiye bt. Ahmed nâm hâtunun keyfiyyet-i hâli ahâlî-i mahalle-i mezbûreden tefahhus ve istihbâr olunup vukū‘u üzre Dîvân-ı hümâyûna i‘lâm oluna deyû buyurulmağın imtisâlen li’l-emr ahâlî-i mahalle-i mezbûre ahâlîsinden İbrahim Efendi b. Mustafa el-İmâm ve Ali b. Mustafa ve Ahmed Beşe b. Himmet ve Mustafa b. Ahmed ve Osman Beşe b. Mehmed ve Mustafa Çelebi b. Mehmed ve Mehmed Çelebi b. Ali ve Müstakīm Beşe b. Abdullah nâm kimesneler ile mezbûre Safiye Hâtun meclis-i şer‘a ihzâr olunup mezbûre Safiye Hâtun’un keyfiyyet-i hâli istihbâr olundukda her biri mezbûre Safiye Hâtun muvâcehesinde fi’l-vâki‘ mezbûre Safiye Hâtun kendi hâlinde olmayıp ve kendiye ecnebî olanlardan tehâşîsi olmayıp şenâ‘atle müte‘ârifedir ve’l-hâsıl iyi kimesne değildir deyû her biri mezbûrenin sû-i hâlini alâ tarîki’ş-şehâde haber verdiklerinde ber mûceb-i fermân-ı âlî vâki‘ hâl ketb ve terkīm olundu. Fi’l-yevmi’s-sâlis ve’l-ışrîn min şehri Recebi’l-ferd li sene selâse ve seb‘în ve elf

Şuhûdü’l-hâl: Ali Çavuş b. Rıdvan, Ahmed Yazıcı b. Mehmed, Mustafa b. Receb, Mehmed b. Receb, Âbid b. Mustafa, Emrullah b. Mehmed, Musa b. Receb


Ömer bin Yusuf ve Osman bin Mehmet Hakkındaki Sicil Kaydı

İstanbul Mahkemesi 78 Numaralı Sicil (H. 1216-1217 / M. 1801-1803) // cilt: 82, sayfa: 203 // Hüküm no: 206 // Orijinal metin no: [27b-2] (İstanbul Kadı Sicilleri)

Ömer b. Yusuf’un uygunsuz hareketlerinden dolayı mahalleden çıkarıldığı; Osman b. Mehmed’in uygunsuz hareket etmeyeceğini taahhüt ederek kefil vermesi ile mahallede kalmasına müsaade edildiği

Ma‘rûz

Medîne-i Üsküdar’a muzâfe Yoros nahiyesine tâbi‘ Çekme karyesi ahâlîsinden Hasan b. İbrahim ve İbrahim b. Hüseyin ve Mustafa b. Abdullah ve Feyzullah b. Mustafa ve diğer Mustafa b. Ali nâm kimesneler meclis-i şer‘-i münîrde karye-i mezbûre ahâlîlerinden Ömer b. Yusuf ve Osman b. Mehmed muvâcehelerinde mezbûr Ömer kendi halinde olmayıp mezbûr Osman’ı dahi iğfâl ile nâhemvâr harekete ictisâr etmeleriyle mezbûrândan emniyet ve rahatımız yokdur deyü bi’l-muvâcehe iştikâ eylediklerinde mezbûr Ömer dahi ba‘de’l-yevm karye-i mezbûrede sâkin olmayıp âhar karyeye nakl ve merkūm Osman dahi emniyet-i ahâlî zımnında nefsine kefîl verip ahâlî-i karyeyi ta‘cîz ve tekdîr etmemek üzere ta‘ahhüd eyledikleri İslâmbol Mahkemesi’nden huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundu.

Fî-29 min Za sene [1]216

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak