Apple ve M Serisi İşlemcileri

Apple, M Serisi İşlemcileriyle Teknolojiye Erişimi Demokratikleştiriyor

Yazar: Said Dağlı

2020 yılında düzenlenen Apple Dünya Geliştiricileri Konferansı WWDC’de, Apple’ın CEO’su Tim Cook, “Bugün gerçekten de tarihi bir gün olacak” sözleriyle Apple’ın bilgisayar teknolojilerindeki yeni büyük sıçramasının açılışını yaptı: Apple Silicon. Daha önce PowerPC ve Intel mikroişlemcilerini kullanan Mac bilgisayarlarının artık Apple’ın kendi ürettiği işlemcileri kullanacağı ilk defa bu etkinlikte duyurulmuş oldu. Bu duyurunun üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçti. Apple Silicon ile üretilmiş ilk bilgisayarların piyasa sürülmesinin yıl dönümüne de oldukça yaklaşmış bulunuyoruz. Yani, bu değişimin, Tim Cook’un söylediği gibi gerçekten de tarihi bir değişim olup olmadığını tartışmak için artık elimizde yeterli miktarda veri var. Öyleyse gelin Apple Silicon’ın, Mac’lerde ve bütün bilgisayar teknolojilerinde nasıl bir değişimin öncüsü haline geldiğini birlikte inceleyelim.

M1’ın ayrıntılı bir analizini yapacağımız için, oldukça uzun bir yazı olacak. Hepsini okuyacak vaktiniz ve sabrınız yoksa, aşağıdaki listeden istediğiniz başlığa sıçrayabilirsiniz.

İçindekiler

Apple M1 Serisi İlk Bilgisayarlar
Apple, M1 işlemcisini ilk olarak Mac Mini, MacBook Air ve MacBook Pro bilgisayarlarıyla piyasaya sürdü.

Apple Silicon Öncesi İşlemci (CPU) Pazarı Nasıldı?

Apple Silicon’ın dönüştürücü etkisini anlamak için on dokuzuncu yüzyıldan itibaren bütün bilgisayar, işlemci, çip ve mikroçip teknolojilerinin gelişimini tekrarlamanın bir anlamı yok. Bundan birkaç sene öncesine kadar tüketici seviyesindeki bilgisayarların işlemci ihtiyacını karşılama konusunda Intel neredeyse tekel konumundaydı. Uzun yıllar PowerPC kullanan Apple Mac’lerin de Intel kullanmaya başlamasıyla, Windows ve MacOS ezeli rekabetinin iki cenahına da Intel hâkim olmuştu diyebiliriz. AMD ise Intel’den sonra, biraz daha uygun fiyatlı bir alternatif durumunda kalıyordu. Bu durum AMD’nin 2017 yılında Zen (Ryzen) adlı yeni bir işlemci mimarisi geliştirmesiyle tamamen değişti. 2016 yılının üçüncü çeyreğinde Intel’in x86 işlemcilerdeki pazar payı %82,5 iken, AMD’ninki yalnızca %17,5 seviyesindeydi. %67’lik bu pazar payı farkı sadece iki yılda %37,6’ya düşerken 2021 yılının ikinci çeyreğinde tarihin en düşük seviyesine indi: %11,7.

Her ne kadar bu yarışta Intel ensesinde AMD’nin nefesini hissetmeye başladıysa da geçen seneye kadar tüketici seviyesinde kullandığımız masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar çok büyük ölçüde x86 adını verdiğimiz ve Intel’in üretmiş olduğu bir komut mimarisini kullanıyorlardı. Bilgisayar yazılımları da bu mimariye göre tasarlanıyorlardı. x86, bilgisayarların ihtiyaç duyduğu yoğun işlem gücünü karşılarken, ciddi enerji tüketimi ve ısı üretimini de beraberinde getiriyordu. (O işlemcileri ve bilgisayarları tehlikeli sıcaklık seviyelerinden korumak için bilgisayarlarımızda devasa ve çok gürültülü fanlar çalışıyordu.)

x86 tüketici seviyesindeki bilgisayar piyasasını tek elle domine edebiliyordu evet ama işlemciler yalnızca bilgisayarlarda kullanılmıyor. Bugün “akıllı” olarak adlandırabileceğiniz her elektronik cihaz bir merkezi işlem birimine, kısaca işlemci ya da CPU’ya ihtiyaç duyuyor ve farklı cihazlar farklı işlemci mimarilerini kullanabiliyorlar. Arabalardan tutun buzdolaplarına kadar, işlemciye ihtiyaç duyan her cihazın o işlemciden farklı beklentileri olabiliyor. Elimizdeki cep telefonlarının enerji tüketimi konusunda cimri olması gerekiyor mesela. İlaveten, fazla ısınma durumunda onu soğutacak bir fan kullanmamız mümkün olmadığı için minimum ısı üretimi yani maksimum verimlilikle çalışmaları gerekiyor. İşte burada devreye RISC (Reduced Instruction Set Computer) giriyor.

Akıllı Mobil Cihazlarla Birlikte Yükselen İşlemci Mimarisi: ARM

ARM (Acorn RISC Machine) İngiltere merkezli bir işlemci tasarım şirketi. ARM kendi işlemcilerini üretmek yerine çip tasarlayıp bu tasarımları Apple ve Samsung gibi üreticilere lisanslayan bir firma. Üretici firmalar bu tasarımları, isterlerse gerekli gördükleri düzenlemeleri de yaparak kendi fabrikalarında ya da TSMC gibi büyük yarıiletken üreticisi firmalar aracılığıyla imal ediyorlar. RISC mimarisini kullanan ARM, ortaya koyduğu tasarımlarla daha basit işlemleri çok daha verimli ve performanslı bir şekilde yerine getirebilen, enerji tüketimi ve ısı üretimi gibi konularda cimri işlem birimleri üretilmesinin önünü açtı. Böylelikle cep telefonu ve tablet bilgisayar gibi mobil cihazlar akıl almaz ölçüde verimli çalışarak, on sene öncesinde asla tahmin edemeyeceğimiz performansları bu küçük cihazların içine sığdırmayı başardı.

ARM’ın tasarımları her ne kadar mobil cihazlarda çok tercih edilir hale geldilerse de hiçbir cep telefonu veya tablet, masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarımızın x86 mimarisi ile ulaşabildiği işlem güçlerine erişememişti. Çünkü RISC komutları, daha basit işlemlerin üstesinden gelmek için tasarlanmış bir komut mimarisiydi. Üstelik x86 mimarisine uygun olarak üretilmiş yazılımlar ARM işlemcili cihazlarda doğrudan çalışmıyorlardı. Bu sebeple Microsoft’un piyasaya sürdüğü ve Surface adını verdiği tablet ile dizüstü bilgisayar arasında konumlandırılabilecek hibrit cihazlarda ARM tabanlı bir işlemci denendi ve teknoloji meraklılarını heyecanlandırdı ise de bu cihazlar tam bir hayal kırıklığı oldu. x86 mimarisine göre dizayn edilmiş yazılımları bir aracı-tercüman yazılımla ARM tabanlı işlemcide çalıştırmayı tasarlayan Microsoft, bu aracı-tercüman yazılımın düşük performansı sebebiyle kullanıcılardan olumsuz not aldı. Microsoft Surface da böylelikle biraz daha gelişmiş ve şatafatlı bir tablet olarak tarih sahnesinde yerini almış oldu. (Ölmeden gömmeyelim tabii, belki Microsoft yeni atılımlarla Surface’ı kurtarabilir.

iPhone 12 serisi akıllı telefonlar
ARM mimarisi, iPhone’lar da dahil olmak üzere, akıllı telefonlarda uzun süredir kullanılıyor.

Apple’ın ARM İşlemcilerindeki Başarısı

Apple aslında kendi işlemcilerini üretmeye geçen sene başlamadı. iPhone ve iPad cihazlarında yıllardır ARM tabanlı A serisi Apple Silicon işlemciler kullanıyor ve bu cihazlarda kullanıcılarına inanılmaz bir performans sağlayabiliyordu. Apple Pencil ve Magic Keyboard gibi aksesuarların da yardımıyla Apple’ın tablet piyasasında kırılamaz bir ağırlığı vardı. Fotoğraf ve video düzenleme gibi ağır işlerde Mac bilgisayarlar kadar iyi olmasa da özellikle iPad Pro, kendi sınıfında rakip tanımaz olmuştu. A serisi işlemciler ham işlem gücü ve enerji tasarrufunda öyle bir seviyeye gelmişti ki, bu işlemci mimarisinin masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda kullanılabilecek olması dillendirilmeye başlamıştı bile. Tek sorun, yazılımların uyumsuz olacak olması, ARM tabanlı bir bilgisayarda yalnızca iPhone ve iPad uygulamalarının belki bir de Apple’ın kendi bilgisayar yazılımlarının performanslı bir şekilde çalışacak olmasıydı. Native olmayan, yani x86 mimarisine uygun olarak üretilmiş yazılımlar ancak bir aracı-tercüman sayesinde ARM’la uyumlu çalışacak, bu da bu işlemcinin kullanılamaz hale gelmesi anlamına gelecekti. En azından Microsoft Surface deneyimi bize bunu söylüyordu.

Apple M1 ve Rosetta 2

Tüm bu söylediklerimize rağmen Apple, kendi ARM tabanlı işlemcisi M1 işlemcili ilk bilgisayarlarını piyasaya sürdüğünde piyasayı alt üst etti. Tüm ön yargılara rağmen, kendi fiyat ve kategori skalasındaki Intel ve AMD cihazları açık ara farkla solladı. Bu başarının en önemli kahramanlarından biri ise Rosetta 2 adlı aracı-tercüman yazılım oldu. Çünkü, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, iyi bir aracı-tercüman yazılım olmadan piyasaya sürülecek herhangi bir ARM tabanlı işlemci, işlem gücü ne kadar yüksek olursa olsun, Surface’ın kaderini paylaşmaktan kaçamazdı.

Rosetta Stone’u, yani Rosetta Taşı’nı belki biliyorsunuzdur, bilmeyenler için yine de kısaca anlatayım. 1798 yılında Napolyon’un Mısır Seferi sırasında, orduda mühendis olarak çalışmakta olan Pierre-François Bouchard, bir inşaat çalışması sırasında rastlantıyla bir taş keşfeder. Milattan önce ikinci yüzyılda kazındığı düşünülen bu taşın üzerindeki metin üç dilde yazılmıştır: Mısır’ın yerli halkının kullandığı Demotik, sırrı yıllarca çözülememiş olan Hiyeroglif ve antik Yunan dili. İşte sırrı yıllarca çözülememiş olan bu hiyerogliflerin anlaşılması için Rosetta Taşı inanılmaz bir fırsat sunmuştur: yazıtın üzerindeki diğer dillerle karşılaştırma yapılarak hiyerogliflerin sırrı büyük ölçüde çözülmüştür.

Apple da PowerPC’lerden Intel’e geçişi sırasında kullandığı aracı-tercüman yazılıma bu taştan esinlenerek Rosetta adını verdi. Intel’den Apple Silicon’a geçişi sırasında ise Rosetta 2’yi piyasaya sürdü, böylelikle Apple Silicon için henüz native versiyonları çıkmamış olan x86 mimarisi için üretilmiş yazılımları en azından Intel işlemcilerin verdiği performans seviyesinde çalıştırabilmeyi başardı. Yani Microsoft Surface’ın sınıfta kaldığı konuyu Apple iyi çalışmış diyebiliriz. Bu kadar güçlü bir işlemci ortaya koyup (işlemcinin ne kadar güçlü olduğundan birazdan bahsedeceğim) iyi bir aracı-tercüman yazılım kullanmasaydı da M1 başarılı olabilir miydi? Kısa cevap: imkânı yok. Uzun cevap aşağıda…

Apple M1 Mac Mini
M1 işlemcili dizüstü bilgisayarlarla birlikte Mac mini modeli de büyük bir başarı yakaladı.

Aracı-Tercüman Yazılımlar Neden Bu Kadar Önemli?

Şimdi size bir bilgisayar tavsiye etsem, desem ki bu bilgisayara on bin liraya yakın bir ödeme yapacaksınız. Ama bir bilgisayarda çalışması gerektiğini düşündüğünüz birçok yazılım şimdilik bu bilgisayarda çalışmayacak. Siz yine de bu bilgisayarı alın, inşallah yüz binlerce, milyonlarca diğer bilgisayar kullanıcısı da bunu satın alırsa yazılım üreticiler bu bilgisayarda çalışabilecek versiyonlar üretmek zorunda kalacak. Ama sizin ihtiyacınız olan her yazılımın güncel versiyonu geleceği konusunda hiçbir garanti veremiyoruz. Yani aldığınız bu bilgisayarı iki üç sene sonra belki istediğiniz gibi kullanabileceksiniz. Siz bu teklifi kabul edip, iki üç sene sonra “belki” tam olarak kullanabileceğiniz bir bilgisayara on bin lira para öder miydiniz? Sanıyorum cevabınız hayır olurdu.

Microsoft Surface’ın ARM tabanlı tüketici seviyesindeki bilgisayarlarında yaptığı hata buydu. Apple aynı hatayı yapmadı ve belki M1 işlemcisinden çok Rosetta 2 adlı aracı-tercüman yazılıma önem verdi. Böylelikle M1 işlemcili bir bilgisayar, atıyorum bir MacBook Air, satın aldığınızda x86 mimarisi için tasarlanmış neredeyse tüm yazılımları en azından Intel bilgisayarlardaki performans seviyesinde çalıştırabiliyorsunuz. Durum böyle olunca yüz binlerce milyonlarca insan ilk izlenim videolarını ve performans testlerini gördükten sonra hiç çekinmeden bu bilgisayarları satın aldılar. Adobe gibi yazılım üreticileri de, kullanıcıları bu işlemciyi tercih ettiği için, vakit kaybetmeden yazılımlarını ARM için güncellemeye başladılar. İşte Rosetta 2’nin akıl almaz başarısı bu oldu.

M1 Nasıl Bir İşlemci?

M1’ı diğer tüketici seviyesindeki bilgisayar işlemcilerinden ayıran, ARM tabanlı olmasından sonra, en önemli özelliklerden biri SoC (System on a Chip) tarzında üretilmiş olmasıdır. Yani normal bir PC’de işlemci birimi (CPU), grafik birimi (GPU), bellek (RAM) ve hafıza birimleri bir anakart üzerinde ayrı ayrı çalışırlarken, M1 işlemci tüm bu birimleri bir araya getiriyor. Yani aynı çip üzerinde CPU, GPU ve RAM birlikte bulunuyor. Bunun yanı sıra yapay zekâ makine öğrenimini kolaylaştıran Neural Engine, Apple’ın güvenlik için kullandığı Secure Enclave ve Thunderbolt kontrolcüsü gibi yardımcı birimler de bulunuyor. Sistemi oluşturan bu en önemli parçaları bir çipin içerisinde toplayabildiği için de bu düzeneğe çip üzerinde sistem anlamına gelen System on a Chip (SoC) adı veriliyor. Tüm bu birimler birbirlerine yakın çalıştıkları için enerji ve performans kaybı da minimuma iniyor.

M1 aynı zamanda, daha önce iPhone ve iPad’lerde kullanılmış olan A14 işlemcisinde de gördüğümüz 5 nanometre üretim sürecinden geçerek imal ediliyor. 5 nanometre üretim süreci yarıiletken üreticisi TSMC’nin müşterilerine sunduğu ve işlemcilerin içinde milyonlarca sayıda bulunan transistörlerin boyutlarını oldukça küçülten böylelikle daha az alana daha çok transistör sığdırmayı başaran bir üretim teknolojisi. Bir M1 çipin içerisine de tam 16 milyar transistör sığabiliyor. Transistör sayısının fazlalığı işlemci gücünü artırırken, transistörlerin küçüklüğü de enerji ve performans kaybını azaltıyor, dışarıya verilen ısı miktarını düşürüyor.

M1, 4’ü yüksek güç 4’ü de düşük enerji tükemi sağlayan toplam 8 çekirdekli bir işlemci birimine, 7 ya da 8 çekirdekli bir grafik birimine, 16 çekirdekli bir neural engine’e ve 8 ya da 16 GB’lık bir RAM’a sahip olarak, masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda, bir de en yeni iPad Pro’larda müşterisiyle buluşuyor.

Apple M1 işlemcili bir iPad
Apple Silicon devriminin en çok konuşulan olaylarından biri de, bilgisayar seviyesindeki bir işlemcinin Pro seviyesindeki bir tablete gelebilmesi oldu.

M1 İşlemci Sisteminin Gücü

Yine önce kısa cevabı vereyim: (A) M1 salt işlem gücü anlamında güçlü bir işlemci. (B) Performans/Fiyat skalasında çok güçlü, (C) Performans/Enerji Tüketimi skalasında ise rakip tanımayan über güçlü bir işlemci. Gelin anlatayım.

1. M1’ın Salt İşlem Gücü

Geekbench performans testlerinde tek çekirdek performansında Intel kullanan tüm seleflerine fark atıyor. Geekbench’te 1703-1711 civarı bir skor alan M1 işlemcili Mac bilgisayarları, 1250 puan civarında İntel’in i7 ve i9 işlemcilerini kullanan 2020 iMac’ler takip ediyor. Çoklu çekirdek performans testlerinde ise 8 ila 28 arasında çekirdek sayısına sahip, genellikle Intel Xeon adlı profesyonel çipleri kullanan Mac’lerin ardından M1, 7400’ü aşan bir puan alabiliyor. 28 çekirdeğe sahip Intel Xeon işlemcili Mac Pro’nun en ucuz fiyatının bu yazıyı yazdığım tarih itibariyle Apple’ın sitesi üzerinde 144 bin lirayı aşkın olduğunu da belirteyim. Bu da bizi (B) maddesine götürüyor.

2. Performans/Fiyat Skalasında M1

Apple, M1 işlemcilerini yepyeni cihazlarda tanıtmadı. M1 işlemcili ilk bilgisayarlar Mac Mini, MacBook Air ve 13inch MacBook Pro oldu. Daha sonra bunları iMac ve iPad takip etti. iPad hariç diğer cihazların hepsinin bir Intel geçmişi olduğu ve hepsi giriş seviyesi cihazlar olduğu için, eski fiyatlarıyla yeni fiyatlarını, eksi performanslarıyla yeni performanslarını karşılaştırmak da oldukça kolay oluyor. Örnek olarak 2020’nin başlarında çıkan Intel’in i7 işlemcisini kullanan bir MacBook Air ile 2020’nin sonlarında M1 işlemcili olarak piyasaya sürülen MacBook Air’i karşılaştırabiliriz. Intel i7 işlemcili cihaz’ın Geekbench’te tek çekirdek performans skoru 1125 (M1’inki 1700’ü aşkıncaydı), çoklu çekirdek performans puanı ise 3035 seviyesinde (M1’ınki 7400’e yakındı). Üstelik i7 işlemcili MacBook Air, M1 işlemcili MacBook Air’den 250 dolar kadar daha pahalıydı. M1 ile aynı fiyattaki Intel i3 işlemcili MacBook ise tek çekirdekte 982, çoklu çekirdekte 1945 puan alıyordu. Kısacası M1 işlemci, MacBook Air’in işlemci gücünü, aynı fiyatta, sentetik performans testlerine göre neredeyse dört katına çıkarmış oldu. Kendisinden 250 dolar daha pahalı olan i7’li MacBook Air’in performansını ise 2,5 ile çarpmış oldu.

3. Performans/Enerji Tüketimi Skalasında M1

M1’ın rakip tanımadığı alan enerji tüketimi. Karmaşık sayılara ve test sonuçlarına rakamlara girmeden, M1’ın güç tüketimi ile ilgili çarpıcı bir örnek vereyim: M1 işlemcili Mac Mini’nin rölantide çalışırkenki güç tüketimi 6,8 Watts kadar. Yani aslında modern bir Mac Mini’nin rölantide çalışırkenki enerji tüketimi eski tip bir ampülünküyle hemen hemen aynı seviyede. 2018 Intel Mac Mini, M1 işlemcili Mac Mini’den yaklaşık üç kat daha fazla enerji tüketiyor ve ısı yayıyordu. M1 işlemci o denli verimli çalışıyor ki Apple, M1 işlemcili MacBook Air’ına hiçbir aktif soğutma sistemi (yani fan) koymadı. MacBook Pro, Mac Mini ve iMac gibi bilgisayarlarda ise fan olmasına rağmen fan sesi duymanız neredeyse imkânsız. Bu enerji tüketim seviyeleri sayesinde, batarya ömrü de oldukça geliştirilmiş durumda. Laptoplarda 20 saati aşan kullanım süreleri görmeniz gerçekten mümkün. Enerji tüketimi başına performans söz konusu olduğu zaman şu cümleyi çok net bir şekilde kurabiliriz: En azından M1’in piyasaya sürüldüğü tarihlerde, yer yüzünde M1 ile bu konuda rekabet edebilecek bir tane bile tüketici seviyesinde bilgisayar işlemci sistemi yok.

M1 işlemcili iMac bilgisayar
M1 işlemcili yeni giriş seviyesindeki iMac bilgisayarlar, yenilenen tasarımıyla da ilgi çekiyor.

4. M1 ile Gerçek Kullanım Deneyimleri ve Windows Sistemlerle Karşılaştırılması

2021 yılı başları itibariyle ben de M1 işlemcili cihazları test etme fırsatı buldum. Tüm bu yukarıda anlattığım sentetik test sonuçları ve istatistiki sayıları bir kenara bırakın. (Bir iki test sonucunu yukarıda bırakmış olsam da sentetik testlerin o kadar da önemli olduğunu düşünmüyorum.) Apple Silicon M1 işlemcili cihazlar, kullanıcısına pürüzsüz bir deneyimi kasmadan, donmadan, ısınmadan, bağırmadan, çağırmadan verebiliyor. Eski üst düzey Windows dizüstü bilgisayarımın (Asus Zenbook) pilinin ömrünü tüketmesine, neredeyse 100 derece sıcaklıklarda çalışmasına ve sanki canını veriyormuş gibi yüksek sesle çalışmasına sebep olan işleri giriş seviyesindeki en ucuz M1 işlemcili cihazlar tereyağından kıl çekermiş gibi hallediyor. Üstelik Windows dizüstü bilgisayarlar performans seviyelerini korumak için prize takılı olmayı gerektirirken, M1 MacBook Air ve Pro modelleri prize takılı olup olmamalarından bağımsız olarak performans seviyelerini koruyabiliyorlar. Ekranı kaldırır kaldırmaz bilgisayar açılıyor, native olmayan yani Intel işlemciler için dizayn edilmiş uygulamalar bile anında çalışmaya başlıyor, ısınmıyor, fan sesi kulaklarınızı tırmalamıyor. ARM tabanlı bir işlemci birimi olduğu için, iPhone ve iPad için üretilmiş uygulamalar dahi AppStore üzerinden indirilip bu cihazlarda kullanılabiliyor (tabii eğer uygulama sahibi bu izni verirse), diğer Apple cihazlarınızla müthiş bir uyum içerisinde çalışıyor.

Ben yoğunlukla Adobe programları kullanıyorum. Aynı anda Photoshop, Illustrator, Premiere Pro ve After Effects’in açık olduğu, bu dört programı ve daha fazlasını aynı anda kullandığım zamanlar dahi M1 bilgisayarların performansında çok gözle görülür bir düşüş yaşanmıyor. After Effects’e burada ayrı bir pencere açmak lazım tabii. En nihayetinde M1 işlemcili cihazlar giriş seviyesi ve ucuz cihazlar. After Effects ise hiçbir zaman giriş seviyesi cihazlarda tam performansla çalışabilecek bir yazılım olmadı. Ama yine de eski Windows bilgisayarlarımda başlatmayı bile hayal edemeyeceğim After Effects projelerini, M1 işlemcili Mac’lerde biraz önizleme kalitesini düşürerek ve önizlemelerin dolmasını biraz bekleyerek çalıştırabiliyor ve bunlar dışında sorunsuz bir şekilde kullanabiliyor, 3D projelerin 4K render‘larını alabiliyorum. Üstelik benim bu yazıyı yazdığım tarihte After Effects, hâlâ Rosetta 2 üzerinden çalışıyor. Adobe, After Effects’in M1 için native versiyonunu piyasaya sürdüğünde performansın hissedilir ölçüde artacağını öngörebiliriz.

En koyu Apple FanBoy’undan tutun da Apple ürünlerinden nefret edenlere kadar, meseleye hâkim olan herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey var: M1 çok güçlü, enerji tüketimi konusunda oldukça cimri, kullanması çok keyifli ve sunduğu performans göz önünde bulundurulacak olursa da çok çok ucuz bir işlemci.

Apple, Kendi İşlemcileriyle Teknolojiye Erişimi Demokratikleştiriyor

2016’nın sonu 2017’nin başı gibi, tasarım işlerimi daha profesyonel yapabilmek adına bir bilgisayar almaya karar vermiştim ve Asus’un Zenbook serisi harika bir dizüstü bilgisayarını almıştım. Intel’in 7. nesil i7 işlemcisi, Nvidia imzalı ayrı bir grafik birimi, 16 gb RAM ve 512 GB SSD incecik, hafif ve şık tasarımıyla o dönem için efsane bir dizüstü bilgisayardı ve fiyatı KDV dahil 5000 TL civarındaydı. Aynı dönem kafamı çok kısa bir süre karıştıran iki de Mac modeli olmuştu. Macbook Air, Zenbook’tan 1000 TL kadar daha ucuzdu ama benim yapmak istediğim işleri yapmak şöyle dursun, FullHD bir ekranı bile yoktu. Benim yapmak istediğim işleri yapabilecek en hesaplı Mac modeli 13inch MacBook Pro modeliydi. Zenbook ile hemen hemen aynı performansı veren bu cihaz ise Zenbook’tan 1500 TL kadar daha pahalıydı.

Yani aslında Apple Silicon’a kadar, benzer işleri yapabilmek için bir Windows bilgisayar yerine bir Mac tercih etmek istediğinizde kesenin ağzını biraz daha açmanız gerekiyordu. Şimdi ise durum tam tersine döndü. Artık işiniz için bir Mac almak AMD ya da Intel işlemcili Windows işletim sistemine sahip bir PC almaktan çok daha ucuz. (Yanlış anlamayın, Mac cihazlar ülkemizde hâlâ birçok kullanıcının bütçesini yakacak kadar pahalı, ama bunun en temel sebebi tabii ki kur farkı.) Bu gerçekten de, Tim Cook’un dediği gibi, tarihi bir dönüşüm. Ama isterseniz gelin, bir başka marka ile karşılaştırma yapmadan M serisi işlemcilerin teknolojiye erişimi nasıl demokratikleştirdiğini anlatarak yazıyı sonlandıralım.

Artık Giriş Seviyesi Cihazlarla Profesyonel İşler Yapabilirsiniz

Diyelim ki yaratıcı bir ajans kurmak istiyorsunuz ya da 4K 60 fps görüntü alabilecek bir kameranız var ve YouTube kanalı açmayı düşünüyorsunuz. Ya da diyelim ki yapay zekâ ve machine learning üzerinde çalışan bir yazılımcısınız. (Bu örnekleri çoğaltabilirsiniz.) M serisi işlemciler piyasaya çıkıncaya dek bu işleri yapmak için profesyonel seviyelerde cihazlara ihtiyaç duyardınız ve bugünün kuruyla düşünecek olursak, bilgisayar ihtiyacınız için 25-30 bin liraları gözden çıkarmanız gerekecekti. Giriş seviyesinde 10 bin lira civarı para harcayarak alabileceğiniz bir MacBook Air ile ancak ofis ihtiyaçlarınızı giderebilir (yani Word, Excel gibi yazılımları kullanabilir) ve çok fazla tab açmadan internette gezinebilir, film dizi vs izleyebilirdiniz. Apple’ın iMovie yazılımını kullanarak basit video düzenlemeleri yapmanız da belki mümkün olabilirdi. Oysa şimdi, bu paragrafın başında saydığım profesyonel işleri giriş seviyesi bir MacBook Air ile yapmanız pekâlâ mümkün. Hatta (başta benim de yaptığım gibi) biraz şüpheci yaklaşıyorsanız ve hali hazırda bir monitörünüz, klavyeniz ve fareniz varsa, bir de öğrenciyseniz mesela sadece (bu yazıyı yazdığım tarihte) 7 bin liraya bir Mac Mini satın alabilir ve kendi yaratıcı ajansınızı kurabilir, 4K 60fps videolarla bir YouTube kanalı oluşturabilirsiniz, vesaire.

Üstelik bu demokratikleşme M1 işlemciyle de sınırlı kalacak gibi görünmüyor. Nihayetinde M1, Apple Silicon’un giriş seviyesi bilgisayarları için ürettiği bir işlemci ve uzun gibi görünen bir yolculuğun ilk adımı. Çok yakında profesyonel seviye bilgisayarlar için M1X işlemcilerin çıkması öngörülüyor. Tahminimiz odur ki, M1X işlemciler sayesinde de eskinin 100 bin lirayı aşkın masaüstü tank gibi cihazları olan Mac Pro’larının verdiği performansı 20-30 bin liralara satın alınabilecek MacBook Pro’lar (yani dizüstü bilgisayarlar) verebilecek. Bu da sinema kalitesinde video düzenlemelerinin bir freelancer tarafından bir laptopta yapılabilecek olması anlamına geliyor. Bu örnekler çoğaltılabilir tabii.

Bir “üstelik” daha: Üstelik bu demokratikleşme, Apple ile de sınırlı kalmıyor. İşin en heyecanlı tarafı da aslında bu. Apple’ın bu tarihi hamlesi ilk başta bütün sektörde bir şaşkınlık dalgası yarattıysa da diğer üretici firmalar da Intel’in x86’sını geride bırakıp ARM tabanlı işlemcilere sahip bilgisayarlar üretmek için kolları sıvamış durumdalar. AMD, Samsung, Nvidia, Microsoft, Qualcomm, Google ve hatta Intel bu dönüşümü kabul edip, gelecek planlarını ARM üzerinden kurmaya başladılar. Çok yakında, bu Mac’lere daha hesaplı Windows ve diğer işletim sistemlerini kullanan alternatiflerin çıkacağını söylemek sanıyorum yanlış olmaz. Ülkemizdeki döviz kuru yüzünden ilk dalga demokratikleşmeden faydalanamayacağınızdan endişe ediyor olsanız ya da Apple cihazları tercih etmiyor olsanız bile, umudunuzu yitirmeyin, önümüzdeki birkaç sene içerisinde, hızlı diyebileceğimiz bir dönüşümle, bu teknolojilere erişim çok daha kolay olacak.

Aklınıza Takılanları Sorun

Zaten oldukça uzun bir yazı oldu, o yüzden her hususun ayrıntısına inmemeye gayret ettim. Atladığımı düşündüğünüz bir şey varsa, aklınıza takılan bir soru varsa ya da kendi yorumunuzu paylaşmak isterseniz aşağıdaki yorumlar bölümünden mesajınızı bırakabilirsiniz.

Bunları Okudunuz Mu?

6 yorumlar

Hüseyin D. Eylül 12, 2021 - 01:14

M1 nasıl bu kadar ucuz olabiliyor, sırrı ne?

Cevapla
Said Dağlı Eylül 13, 2021 - 16:06

Aslında M1 işlemciler Apple cihazlarını çok da ucuzlatmadı. M1’ın bu bilgisayarları ucuzlatmasından ziyade aynı fiyat segmentinde üst segmentlerin performans seviyelerine ulaştırması asıl çarpıcı olan. Ama Apple’ın bu performans artışı ile paralel bir de fiyat artırmasını bekleyebilirdik gerçekten, kimse de yadırgamaz, yargılamazdı. Ama sizin de dediğiniz gibi M1 işlemcilerin Apple’a maliyeti Intel işlemcilere göre oldukça hesaplı. Bu hesaplılık sayesinde Apple cihaz başına kârını artırabilirken, bize de fiyat farkı yansıtmamış oldu (hatta bazı ürünlerde ufak tefek indirime bile gidebildi). Sorunuza gelecek olursak, M1 işlemcilerin Apple için hesaplı olmasının birçok sebebi var. Ama en temel iki sebebi söyleyeyim ben size: M1 Apple’ın kendi işlemcisi olduğu için ayrıca Intel’e bir ödeme yapmak zorunda kalmıyor. A serisi mobil cihazlarda kullandığı işlemcilerden edindiği tecrübeyle Intel’e o parayı vermektense kendi çipini daha az aracıya ihtiyaç duyarak imal edebiliyor. İkincisi ise ölçekler ekonomisi dediğimiz şeyle alakalı. Bir ürünü ne kadar çok sayıda üretirseniz üretim maliyeti o kadar azalır. Intel’in 11. nesil sadece i7 işlemci modelleri sayısı 20 kadar. Bunun i3’ü, i5’i, i9’u, Xeon’u vesaire de var. Oysa Apple, tek bir işlemci üretip bunu masaüstü bilgisayarlarından (Mac Mini) All in One bilgisayarlarına (iMac), dizüstü bilgisayarlarından (MacBook) tabletlerine (iPad) kadar çok geniş bir skalada kullanabiliyor. Farklı konfigürasyonlarda bu çip üzerinde ufak tefek değişiklikler yapıyor o kadar.

Cevapla
Merve Eylül 13, 2021 - 22:26

ayrıca üretim sürecinde kaynaklanan hatalar sebebiyle bir grafik çekirdeğinin çalışmaması durumunda Apple bu hatalı işlemcileri çöpe atmak yerine ucuz modellerinde kullanıyormuş. Yani hatalı ürün oranını azaltıyormuş

Cevapla
Said Dağlı Eylül 15, 2021 - 03:29

Evet, bu doğru. Yalnız bu Apple Silicon’a özgü bir şey değil. Birçok çip üreticisi, üretimde oluşan sorunlardan dolayı hasarlı çıkan çekirdekleri kapatarak bir alt model çip olarak piyasaya sürebiliyorlar. (Bu arada bilmeyenler için belirtmiş olayım, hatalı üretilmiş olan bu çiplerin düşük model numaralarıyla bilgisayarlarda kullanılmasının bilinen hiçbir olumsuz etkisi yok. Sadece bir tane çekirdek eksik olacağı için, performansta ufak bir düşüş gözlenebilir. Apple da diğer üreticiler de bunu gizlemiyor. Giriş seviyesi bir MacBook Air örneğin, 8 çekirdekli işlemci birimine sahipken yalnızca 7 çekirdekli bir grafik birimine sahip oluyor. O ufacık performans kaybına tahammülünüz yoksa, biraz daha fazla para verip 8 çekirdekli grafik birimi olan versiyonu alabiliyorsunuz. Ama bir çekirdeğin bozuk ve kapatılmış olması tüm çipin çöp olması anlamına gelmiyor.)

Cevapla
Halil Eylül 14, 2021 - 11:48

M1 işlemcili Macbookların eksilerinden hiç bahsetmemişsiniz, hiç eksi özelliği yok mu bu laptopların?

Cevapla
Said Dağlı Eylül 15, 2021 - 03:24

Evet, yazımız o konuda biraz eksik kalmış. M1 işlemcili cihazların da bazı dezavantajları tabii ki var. (M1’a özgü olan dezavantajlardan bahsedeceğim sadece, yoksa port eksikliğinden tutun da gelişmiş oyunların oynanamıyor olmasına kadar Mac cihazların zaten sahip olduğu birçok dezavantaj sözkonusu.) Her ne kadar yazılımlar hızlı bir şekilde M1 için güncelleniyor ve güncellenmemiş olanlar da Rosetta 2 ile sorunsuz bir şekilde çalışıyor olsa da, çok az sayıdaki bazı yazılımların bazı eklentileri hiçbir şekilde açılmıyor, çalışmıyormuş. Benim ihtiyaç duyduğum hiçbir yazılımda ve hiçbir eklentide böyle bir sorun çıkmadı. Ama M1 işlemcili bir bilgisayar alacaksanız, hâli hazırda çalıştığınız yazılım ve eklentilerin ne kadar uyumlu çalıştığını o yazılımı kullanan diğer kişilere öncesinde mutlaka danışın. O çok çok nadir olan uyumsuzluk durumu bir ihtimal sizin başınıza patlayabilir. M1 işlemcilerin ikinci en önemli dezavantajı da konfigürasyonlarının çok sınırlı olması. M1 işlemciler maksimum 16 GB ram destekliyorlar. Eğer sizin 32 GB ve üstüne ihtiyacınız varsa M1X’i beklemeniz gerekir. Üçüncüsü, System on a Chip olduğu için, daha sonrasında RAM yükseltmesi, SSD yükseltmesi yapmak gibi bir lüksünüz olmuyor. Aklıma son olarak gelen bir de şu var: eğer çok monitörlü bir çalışma düzeniniz varsa, M1 işlemciler native olarak yalnızca iki monitör desteği sağlıyorlar. Yani M1 MacBook Air aldığınızda bunu yalnızca bir tane harici monitöre bağlayabilirsiniz, laptopunuzun kendi ekranıyla birlikte toplam iki monitör etmiş oluyor. Aklıma gelen dezavantajlar bunlar.

Cevapla

Yorum Bırak